24 Mayıs 2014 Cumartesi

Tanrı'yı Reddetmek Olası mı?



(Photo via Steven Kersting)

                                           Tanrı'yı Reddetmek Olası mı?


Aslında bu oldukça ikircikli bir konu ve açıkçası neredeyse yanlışlanamaz bir önerme. Peki, bu konuda benim gibi ateistlerin düşüncesi nedir? Öncelikle çok temel bir önermemiz var; elbette yüksek ihtimalle bir Tanrı yok, tabi ki ilahi güçler, doğaüstü ruhlar ya da melekler yok. Zaten şöyle düşünen insanlarla ilgileniyorum: tüm bunlara inanamıyorum, bu öğretileri anlayamıyorum, bence bu öğretiler doğru değil. 

Her şeyden önce hepimizin bildiği gibi elimizde, Tanrı diye bir kavram var ve bu ele avuca gelmez, silik, muğlak ve tuhaf yaratıcı tarafından gönderildiği öne sürülen, birbiriyle çelişen birçok da kitap var. Peki, hangisi doğru? Hangisini seçmeliyim ki, diğer bir kutsal kitabın Tanrı’sı tarafından ebediyen cehenneme gideyim? Görüldüğü gibi bir tercih yapmak çok zor ve her iki durumda da beni pek hoş olmayan tehlikeler bekliyor. Bu zorlu durumda şöyle bir düşünüp, bu yazı-tura atma işini erteleyebilirim. Sonuçta Kuran’ın Tanrı’sını tercih etmeyip, İncil’in Tanrı’sını tercih etmem durumunda bizzat ayetinde belirttiği üzere, derimin kızartılıp acı çekmez hale getirilmesinden sonra tekrar deri değişimini yaparak acı çekmemin devamını isteyen, alim-i mutluk olan Allah ile karşılaşacağım. Bu sanırım Kuran'da, Nisa 56'da geçiyordu. Keza, yine diğer tercihlerde de başka felaket senaryoları var. Demek istediğim hala, Müslüman mı? Yoksa Hıristiyan mı? Ya da Jainist mi olmamız gerektiğini bilmiyoruz. Ve fark ediyoruz ki yalnızca doğum tesadüfünün yarattığı bir talihsizlikle birlikte bu dinlerden birini seçiyoruz. Yani Afganistan’da doğarsanız Müslüman olmayı seçersiniz ya da başka yerlerde doğarsanız da Hıristiyanlık’ı. Türkiye gibi tedavisi olmayan bir ülkede doğduğunuz için de dolayısıyla müslüman oluyorsunuz. Çünkü yaratılış masalı 21. yy'da hala birçok insanın inandığı bir senaryo.

Diğer yandansa kutsal kutsal kitapların bir kere insanlar tarafından yazılmış olduğu gerçeği var. Hepsini okuyarak ve objektif bir şekilde analiz ederek gördük ki, günümüzde din neredeyse işe yaramaz, boş bir şey, tıpkı astroloji gibi. Bu içi boş kavramları dolduran ve bunlara anlam kazandıran yine insan aklının varlık yapısıdır. Tabi bir de inanmak diye bir şey var. Bu anlamda inanmak ya da inanç, bir alışkanlığa sahip olmak demektir. Bu alışkanlıklar, yaptığınız belli eylemlerin belli amaçlara hizmet edeceğini bekleyerek bu dünyada güvenle hareket etmenizi sağlar. Tabi kişinin, inandığı şey için iyi nedenleri ya vardır ya da yoktur. İyi nedenleri olduğunda, kişinin inancı, kendi yaşam dünyasını belirler. Ama şayet, İsa'nın bir bakireden doğduğuna ya da Peygamber Muhammed'in kanatlı atıyla cennete uçtuğuna inanmak için elimizde iyi nedenler olsaydı, zorunlu olarak bu inanışlar evreni ve dünyayı tanımlayışımızın ve kavrayışımızın bir kısmını oluştururdu. Fakat artık, bilimsel ve diğer beşeri araştırmaların temel gerçeklerini kabul etmek zamanıdır. Bilim, kuşatıcı bir şekilde kendimize ve dünyaya ait tüm akla yatkın bilgi iddialarını içerir. Tevrat'daki gibi suyun ışıktan önce var olamayacağına ilişkin elimizde gerçekten çok iyi bilimsel kanıtlar var, ya da suyun h2o bilgisinin kesinliğinde olduğu gibi. 

Her neyse, görüldüğü gibi bu konularla ilgili bariz olarak birçok problem mevcut. Bu problemleri daha da arttırmak yerine, haliyle sisteme Ockham'ın usturasını dâhil ederek basit olanı seçmemiz yerinde olur. Eh, bu da tabi bizi bütünüyle tutarlı ve mantıklı düşünceler silsilesine, Ateizm gibi akıllıca ve bilimsel olan bir sonuca götürür. İşte dindarların yavaştan rahatsız olmaya başladıkları yer de burasıdır. Çünkü Ateizm'in yalnızca Tanrı'nın varlığı ya da yokluğu ile ilgilendiği düşünülür. Gerçek şu ki ateizm, her türlü dogmalara, hurafelere, batıl inanışlara ve hüsnükuruntulara haklı nedenlerle karşı çıkan, aynı zamanda da tüm bu türdeki inanışları dışlayıp reddeden, akılcı, felsefi bir düşünce akımıdır. 

Söylenmesi gereken başka bir şey de, bir konuda eleştiriyi görmek yerine yalnızca psikoljik açıdan rahatsızlık duyulan noktayı vurgulamanın argüman niteliği taşımadığıdır. Örneğin yakın zamanlarda, bloğumdaki yazılarımdan doğal olarak duyduğu rahatsızlığı dile getiren dindar biri bana şöyle demişti: "Bizi anlayamazsın, çünkü sen sadece beyninle düşünüyorsun." Bunu duyar duymaz kaşlarım kafamın arkasından geri geldikten sonra haliyle bir afalladım tabi. Şimdi, böylesine külliyen dar düşünceli biri ile ne yapabiliriz? Yapabileceğimiz tek şey bilimsel değerlere başvurmaktır. Ve eğer karşınızdaki insan bu değerleri paylaşmıyorsa, o konuşma bitmiştir. Dünyayı anlamanın değerine başvurmak zorundayız. Kanıtların değerine, mantıksal tutarlılığın değerine başvurmak zorundayız. Ancak insanlar bir şekilde dinleri ve inançları yine de bir kenara atamıyor veya dinleri bir kenara atsalar bile, ruh ya da ona benzer doğaüstü bir gücün yaydığı enerjinin evreni etkilediği fikrine inanma ihtiyacı hissediyor. Bundan da ziyade, insanın kendinden daha büyük ve yüce gördüğü bir güce inanma ihtiyacının ortadan kalkması demek, kişinin yaşamının yerle bir olabileceği kuruntusuyla baş başa kalmak demek. Bu da sanırım bizi "inanç" denen olgunun asıl kaynağına götürüyor. 


'İlker Çağatay AŞIK.

_________________________________________________

Bu metin İlker Çağatay AŞIK tarafından aşağıdaki videoda sunuldu:
Tanrı'yı Reddetmek Olası mı?
http://www.youtube.com/watch?v=qotQZjtOPUQ


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder