22 Ağustos 2013 Perşembe

"Akıl Çağında İnancın Eleştirisi": Bölüm -1-





                                 "Akıl Çağında İnancın Eleştirisi": Bölüm -1-




Kendi adıma ve eğer özverili bulunacaksa başkaları adına da belirtecek olursam; ahlaki ve düşünsel anlamda büyük bir üzüntü ve endişe duymamı gerektiren en tehdit eder türdeki bağnazlıkların, dinlerle alakalı olduğunu söylemeliyim.

Çünkü yalnızca kendimiz veya bir başkası için değil, bana kalırsa yaşadığımız bütün bir hayatın değerini anlamaya başvurma yolundaki en hüsrana uğratıcı, şaşkınlık verici engeller dinlerden gelmektedir. Ve bilginin, aydınlanmanın gerçek düşmanı saydığım bu masalsı ve vasat öğretiler karşısında, güçlü bir duruş ve akılcı bir tavır sergileyemememizin nedeninin de, kendimizi akılcı düşünmekten alıkoymamız olduğunu düşünüyorum.

Akıl bize yaşadığımız dünyaya anlam vermemizi mümkün kılacak kaynakları sağlar. Bu yüzdendir ki doğanın yasasını oluşturan da ahlaki melodidir. Ahlak söz konusu olduğunda öncelikle şu ana kadarki tüm bildiklerimizi unutup, bir kenara bırakmalıyız. Ahlak, kişinin kendisine göre olan bireysel eylemidir ve eğer evrensel olandan bahsedeceksek bu da "etik" yolu  ile gerçekleşmelidir.
Yine İnanç da kişinin kendisine göre olan bireysel eylemidir. Dinler, bu bireysel eylemi gerçekleştirmek için ahlakı öne çıkarır; ancak bu vaaz verme, nutuk atma, baskı kurma gibi kuru bir ahlakçılıktan öteye gitmez.

Diğer yandan ise bilimsel düşünmenin ve bilimsel bir bakış açısına sahip olmanın önemli bir yanı var. Bilim kuşatıcıdır. Bilim, yanlışlar yaparak, yanlışlarından yola çıkarak en doğruya ulaşmaya çalışmak gibi akılcı bir ilkeyi benimser.
Bilim insanları her şeyden önce düşüncelerini türettikleri kaynağın sağlam bir kaynak olup olmadığını araştırmalıdır. Bu araştırmayı yaparken de geleneğin biriktirdiklerine değil; fakat aklın kurallarına uyum gösterilmelidir. Aklın kurallarından anlamamız gerekeni de ancak bilgelik, bilgece düşünce ile bulabiliriz; yoksa toplumun kemikleşmiş önyargıları ile değil. 

Dünyada bilimin nüfus edemediği hiçbir varlık yoktur;  ama bilimin nüfus edebildiği şey varlık değildir. Dinlerin hedefi, bilimde olduğu gibi yeni olan değildir. Bu yüzden dinler hiçbir yeni olanın bilgisine erişemez, çünkü yalnızca ezelden beri insana, nesneye yüklemiş oldukları anlamı yineler durur. Daha bir saniye öncesinde farklıyken hemen bir saniye sonrasında daha farklı olan insan hakkında, hiçbir nesnel bilgiye, yargıya ve düşünceye sahip değildir.

Aydınlanma düşüncesinde metafizik reddedilmiştir. Metafiziğin reddedilmesi de geleneksel otoritelere, özellikle bilgiyi tekelinde bulunduran tutucu bir otorite olan Kiliseye karşı muhalefeti gerektiriyordu. Bu çerçevede Aydınlanma düşüncesinde toplumun yönetilmesinde dini ilkelerin değil, akılcı ve bilimsel ilkelerin geçerli olması gerektiği düşüncesi egemendir. Böylece Aydınlanma düşüncesi ile birlikte doğaüstü olanın yerini doğal olan, dinin yerini Bilim, bilginin kaynağı olarak Tanrı buyruklarının yerini doğa yasaları, bilgiyi üretenler olarak da din adamlarının yerini Bilim insanı ve düşünürler almıştır. 


Eğer yapabilirsem buradan itibaren gerçekleştirmeye çalışacak olduğum şey, dinlerin insanı, nasıl da tehlike canlılara dönüştürerek vahşete sürüklediğini, toplumsal refahı hiçe sayarak ahlaki düzeydeki doğuştan gelen tüm saf yanımızı yok ettiğini ve zihinsel fonksiyonlarımızı neredeyse alaşağı ederek nasıl da sorgusuz sualsiz, hali hazırla yetinen bireyler yarattığını ve bunun etkilerini hem bilimsel yoldan, hem de felsefenin kutsal sayılabilecek yardımlarına başvurarak kanıtlamaya çalışmak olacak.

İş öyle ki, bizimkisi gibi bir ülkede, kendi görüşüme göre insanlığı en derinden sarsan dinlerin başında yer aldığını düşündüğüm, İslamiyet'ten konuya başlamak yerinde olabilir.

Öncelikle insanın sahip olduğu duyu, duygu ve akıl gücünü kullanarak doğru bilgilere ulaşabileceğini vurgulayan İslâm dini, buna karşılık sırf atalarından öğrenildiği için herhangi bir inceleme, değerlendirme ve temellendirme yapmaksızın sorgulamadan taklit edilen bilgilerle hak inanç ve doğru davranışa ulaşılamayacağını ısrarla vurgular. Örneğin Kur'an-ı Kerim, körü körüne inanmayı istemez. Sık sık şu hitapları tekrarlar: Bakın, görün, düşünün, sorgulayın, ibret alın, aklınızı işletin. Ortaçağda İslam felsefecileri tarafından Kur'anın argümanlarının daha en başında yetersiz bulunmasıyla karşı ve lehde olmak üzere birçok görüş ortaya atılmıştır. Örneğin alemin ezeli olduğunu, dolayısıyla evrenin bir yaratıcısının bulunmadığını ileri süren Dehriyye akımı, adını 'başlangıcı ve sonu olmayan zaman" anlamındaki "dehr" kelimesinden alan Ateist ve materyalist bir felsefe okuludur.
"Dediler ki hayat ancak yaşadığımızdan ibarettir. Ölürüz ve yaşarız, bizi ancak zaman(dehr) helak eder, yorar." (Casiye 45/20) 
Bu ekolün en büyük temsilcisi olan İbnu'r-Râvendî, insanın akıldan başka bir kılavuza ihtiyacı olmadığı iddiasıyla peygamberlik, mucize, din ve ibadetlerin anlamsız-gereksiz olduğunu ileri sürmüştür.

“Tabiyye” akımı ise bir yaratıcının var olduğunu yadsımayan ancak peygamberlik ve din kurumlarını red eden deist bir yaklaşımdır. En büyük isimlerinden Ebu Bekir Razı; akıl gücü ve adalet gücü sayesinde iyi-kötü, doğru yanlış, güzel-çirkin, faydalı zararlı ayrımını yapabilecek donanımda ve eşit konumda yaratılan insanların bir peygamberin rehberliğine ihtiyaç duymayacağını ileri sürerek din kurumunu gereksiz ve anlamsız bularak, birçok çatışma ve savaşın nedeni olarak da dini göstermektedir.

İnsanlar arasında peygamber veya ruhani bir şahsiyeti üstün güçlerle donatarak imtiyazlı kılması ve insanlara murşid olarak göndermesi Allah'ın mutlak hikmet, adalet, merhamet ve eşitliğiyle bağdaşır bir durum değildir. Çünkü akıl ve adalet  duygusuyla donatılan insanlar sahip oldukları yetenekler açısından da eşit düzeyde yaratılmış olup daha üstün niteliklere sahip seçkin bir peygamberin var edilmesi bu eşitliği bozar. Tarihler arası tüm savaşların nedeninin arkasında da din bulunur, dinsel çatışmalar bulunur. 

Yine dinlerin yaygın söylemlerinden biri de "erdem" duygusu ile alakalıdır. Dinlerin bu kaypak söylemini hemen burada yıkmak istiyorum. Dinler göre erdemin karşılığının sonsuz bir ödül olması, yani cennete gidilecek olması ve yapılacak kötülükleri bir cezanın beklemesi fikirlerine dayanarak ruhun ölümsüzlüğünün öne sürülmesini filozof Pomponatius yanlış bulmaktadır. Çünkü erdemlilik çıkar ya da karşılık beklenerek gerçekleştirilemez. Erdemlilik gerçek anlamda bir değer olduğu için gerçekleştirilmelidir! Kötülük de zaten kendi öz cezasını kendi içinde saklamaktadır. Bunlara dışsal bir koşula bağlı olarak varlık kazandırılması tam bir yanılgıdır. Aristo'ya göre ruh bedenin bir fonksiyonu ise, beden olmadan ruhun olmayacağı açıktır. Bundan, ruhun ölümsüz olmadığı sonucu çıkar. Eğer ruh ölmez değilse, bütün dinler yanılıyorlar ve baştan aşağı insanlık kendi kendini aldatıyor. Platon, birçok şeyler de bütün insanların aynı bir önyargının oyuncağı olduklarını söylemiyor mu? Nihayet ölülerin görünmesi, yeniden dirilmesi ve hortlaklara gelince, gelecek hayat lehindeki bu türlü kanıtlar, safdilliğin yardım ettiği hayal gücünün fevkalade kudretinden başka bir şeyi ifade etmezler. Bunun sonucu olarak da büyücülük, ruhların çağrılması, doğaüstü güçler gibi şeyler tümüyle anlamsız ve batıl şeyler olmaktadırlar. 
Yine kader ile ilgili olarak da, Tanrı'nın her şeyi önceden bilmesiyle, ahlaksal özgürlük öğretileri birbiriyle çelişmektedir. Çünkü eğer tanrı her şeyi önceden görerek belirlemişse, o zaman insanların özgür istence sahip olduklarından söz edilemeyecektir. Ama eğer insanlar özgür istence sahip iseler o zaman da Tanrı insanların hareketlerini arkadan izleyecek ve bir bakıma yaratılmış olana tabi olacaktır. Bu durum Tanrı'nın sonsuz gücü ve bilgeliği ile bağdaşır görünmemektedir.

Ahlaki Dayanaklar:

İnsanlar gündelik yaşamda mantıksal şekilde davranmada çok defa başarısız oldukları halde, davranışlarını çok çeşitli düşüncelerin mantıksal bir sonucuymuş gibi göstermeye güçlü bir eğilim taşır. İnsanoğlu genelde en kolay yolu seçip, gerçekliği bulunan olasılıkları ihmal eder. Ya da korkakça bir anlayış ile duygusallık gösterip, kendisi böyle biri olmadığı için Tanrı'ya şükreder; bilmez ki böyle bir şükran hem kendisine hem Tanrı'ya tiksinç bir ihanettir.

İslamiyet anlayışındaki Tanrı anlayışı ile bu anlayışa giydirilen kutsal giysi, fetih, ganimet ve özellikle cinsel arzuların tatminine dayalı bir düşüncenin ayıp örteri haline geldiğini düşünmeden de edemiyorum.

Demem o ki; dinlerin ahlaklı bireyler yaratacakları fikri bir yana; bana kalırsa tam zıttı bir durum ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Bunun nedenleri üzerine söylenebilecek şey ise, bizatihi dinlerin kendi içlerinde ahlaki istenç, iyi ve güzel, sözde erdem öğretileri kisvesi altında, bu fikirlere dayanan ve bundan kendilerini alıkoyamayacakları sapkınlık ve ahlaki otizm izleri, bilindik ve gözlemlenmiş, tecrübe ile sabit gerçek örnekler olarak gösterilebilir. Tüm bu eğilimin nedeni, din bağlılığı ile kişilerin kendi özgür istenci arasında bocalayış, karşı karşıya kaldıkları paradokslarla birlikte psikoteröpatik süreçler olabilmektedir. Örnek vermem gerekirse: "Yalan söylemek kötüdür."  Burada ahlakın yaptığı şey, doğru davranmanın yalnızca ölçüsünü vermektir. Yani burada kişinin özgür istencini ve aklını asla dışarıda tutmayarak ona, yapıp yapmama özgürlüğün tanır. Dinler asla böyle değillerdir. Ve yine elimizde ahlakı iyice ölçüp tartacak bir ölçek yoktur. Bu bakımdan ahlakın içeriği belirli bir çevreye veya daha ilginci, tek tek kişilerin kendi anlayışlarına göre de değişebilir. Bu yüzden hangi davranışın ahlaklı ya da ahlaka uygun olduğu söz konusu olduğunda, durum içinden çıkılmaz bir hal alacaktır. Fakat neyin doğru, neyin yanlış olduğu konularında dinlerin bizim için ahlak emsali kesilmeleri gülünç olabilmektedir. Emir-Yasa buyruğu etrafında dönen bir sistemde, akıllıca bir sonuca ulaşmak mümkün değildir. Bir şeyin sırf günah olması yüzünden yapılmıyor olması, o şeyin eğer günah olmaması durumunda da yapılabileceği anlamına gelmektedir. Ahlaki birey hırsızlığı günah olduğu ya da hapise gireceği gerekçesiyle yapmamayı seçmez, hırsızlığın zaten kendi içerisinde kötü olduğu gerçeği yüzünden bunu yapmamayı seçer. Burada görüldüğü gibi dinlerin bizi sürüklediği ahlaki uçurumlar acı verici boyutlardadır.
"Neden yalan söylememem gerekir?", ya da "Niçin ahlaklı olmalıyım?" türünden sorular da üzerine ince ve derinlemesine düşünülmesi gereken sorulardır, basit ve bizi ikna etmeyen cevapları olmamalıdır. İnsan ruhunun ve tutkularının nasıl değişerek, sözgelişi nitelik değiştirdiğini, gereksinimlerimizin ve zevklerimizin ilk doğa durumundan nasıl da farklılaştığını, kısacası insanın ilk insandan itibaren derece derece geçirdiği zihinsel evrimlerini ve bu sürekli değişen insan isteklerini göz önünde tutarsak eğer; kutsal kitapların böyle kompleks ve değişken bir varlığın her aşamasındaki gereksinimlerini bu ölçüde hiçbir anlamda karşılayamacakları aşikardır. Örneğin “özgürlük nedir?” diye sorduğumuzda, bunun cevabı, İncil’deki günahkârlığın Komutan Don Giovanni'ye yaptığı gibi özgürlüğün elini soğuk, katı sağ eliyle tutarken, sol eli de hilekârlığa, kandırmacaya, sihirbazlık numaralarına çalışması değildir.
Kant'a göre dinin ahlak bakımından en önemli sorunlarından birisi insan doğasındaki kötünün kaynağı üzerinedir. İnsanların tek tek yaşamları incelendiği ya da insanlık tarihine göz atıldığı zaman, ahlak yasasına karşı hareket edildiği, bu yasanın sık sık çiğnendiği görülür. Kant'a göre insanlarda duyulardan gelen isteklerin ahlak buyrukları karşısında ağır basması eğilimi vardır. Burada şu noktayı iyi analiz etmeliyiz; dinler daha başından beri akılcı temeller üzerine kurulmamıştır. İnsanın iyiye ulaşma doğasına karşın, taban tabana zıtlıklar barındırmaktadır. Başka sıklıkla karşılaşılan yaratılışçı argümanlarından biri de; inançsız insanların korkunç bir boşlukta oldukları zor ve acı dolu zamanlarda bir dayanağının olamayacağını savunmaktır. Hâlbuki akıl sahibi kişi, bu dünyadaki her şeyin sürekli değiştiğinin, dolayısıyla her an üzüntüyle karşı karşıya kalınabileceğinin bilinciyle yaşar.
Bu bilinç ona her üzücü olay ve durumu doğal karşılama; kendi irade ve gücünü aşan olumsuzluklar karşısında sarsılmama; daha kötüsünün de olabileceğini, üzülmenin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini, her sevinç ve mutluluk gibi üzüntü ve tasanın da gelip geçici olduğunu düşünerek üzüntüsünü hafifletme yolunu açar.



' İlker Çağatay AŞIK 


http://www.greenernautilus.com/
http://ilkercagatay.wordpress.com/
https://twitter.com/IlkerCagatay


________________________________

>> * "Akıl Çağında İnancın Eleştirisi": Bölüm: -2-

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder