25 Temmuz 2013 Perşembe

Din ve Tehditkârlığının Eleştirisi


Dinlerle alakalı bazı büyük problemlerin olduğunu söylemeliyim. Kutsal kitapları akılcı ve irdeler bir şekilde okuduğunuzda bir takım çarpıcı fikirlerle karşılaşıyorsunuz. Bir kere sanki bizi kukla gibi yöneten bir yaratıcı imgesi ile başbaşayız, ve ona itaat etmeyip, sorgusuz sualsiz boyun eğmez isek eğer, derilerimizi önce kızartıp, acı duymaz hale geldikten sonra tekrar deri değişimi yaparak acı çekmemizin devamını isteyen, her şeye gücü yeten bir tanrı göklerde bir yerde bizi bekliyor olacak. Bu sanırım Kur'an içerisinde Nisa 56'da geçiyordu. Bunu ironik anlamda oldukça gülünç bulurken diğer taraftan korkunç bir fikir olarak değerlendiriyorum. 

David Hume - Philosopher
Yine bu kutsal sayılan metinlere baktığımızda hem güçlü hem de iyi niyetli olduğu halde, bir yandan kötülüğü de isteyen ilginç bir Tanrı imgesi var. David Hume bu akıl dışı çelişkiyi yüzyıllar önce sezmişti ve Epikür'ün düşüncesini geliştirmişti. Buna "teodise" yani "kötülük problemi" ismini veriyordu. Bu problem yüzyıllar boyunca din insanlarını, ilahiyatçıları ve teologları çileden çıkartan ve hala çözüme ulaşamadıkları bir problem olarak sağlamlığını koruyor. Buna göre;

“Tanrı kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor?
Öyleyse o güçsüzdür.
Yoksa gücü yetiyor da kötülüğü önlemek mi istemiyor? 
Öyleyse o iyi niyetli değildir.
Hem güçlü, hem de iyi ise, bu kadar kötülük nasıl oldu da var oldu?

Diyeceğim şu ki, Evrim gerçeği, yaşamın tüm inceliklerini herhangi bir gizeme yer bırakmadan çarpıcı bir şekilde anlamamıza olanak sağlıyor. Ve evrim teorisi yalnızca bir teori değil, bilimsel bir teori aynı zamanda. Bu neredeyse en az, suyun, iki oksijen ve bir hidrojen atomundan meydana geldiği kadar gerçek. Burada temel düşünce, yaşamı ya da evrendeki herhangi bir şeyi açıklamak için bir tasarımcının varlığını kabullenmek zorunda olmadığımızdır. Evrim teorisi, bize açıklanması en zor soruların bile bir açıklaması olabileceğini kanıtlarıyla, şüpheye neredeyse yer bırakmadan sunuyor. Bunu da bilimin ışığında, ihtiyatlı bir şekilde gerçekleştiriyor üstelik.

İşte size bir örnek: Boşluğa düşme hemen hemen herkesin yaşadığı yaygın bir rüya çeşididir. Bunun açıklaması uzaktan akraba olduğumuz ağaçta yaşayan atalarımıza kadar uzanıyor. Bu primatlar için yüksekten düşme tehlikesi her an var olan bir korkuydu. Birçoğu da yaşamını bu şekilde kaybetti. Yükseklikten bu şekilde gerçekleşen korkunç düşmeler her defasında onlarda büyük bir şoka yol açtı. Bu tür şoklar da hücrelerinde moleküler değişiklikler yarattı. Bu değişiklikler süreç içerisinde başka kuşakların beyin hücrelerine aktarıldı. Bunun genetik sürüklenme yoluyla gerçekleştiğini de söyleyebiliriz belki. Tüm bunlar ise sonunda ırksal anılar haline geldi. Böylece siz ya da ben, uykuda ya da uykuya dalacağımız sırada boşluğa düştüğümüz ya da yere çarpmadan hemen önce kendimize geldiğimizde ağaçta yaşayan atalarımızın başından geçenleri hatırlıyoruz. Bunu sağlayan da ırksal kalıtım yoluyla bize ulaşan beyin hücrelerindeki moleküler değişimlerdir. 

İnsanın gerçekte kendisinden daha büyük bir yaratıcı güce inanmasını gerektiren başka durumlar da var. Bir kere kişi, etrafındaki anlamlandıramadığı olguları açıklama zahmetindense Tanrı faktörünü kullanarak tüm bu sorumluluktan kaçmayı yeterli buluyor. Ben buna "bilgisizliğin peçesi" diyorum. 
Ölümden sonra herhangi bir yaşamın olmadığı fikri insana ilk başta ürkütücü ve üzüntü verici bir gerçekmiş gibi geliyor. Fakat bu asla kötü bir şey değil. Yaşamımızın sonlu olması sonsuzluk hissinin korkutucu fikrine göre çok daha değerli ve bu da bize hayatımızı en değerli şekilde yaşamamız gerektiğini vurguluyor. Bugün bize Bilim, evrenin bir yaratıcısının olmayabileceğini kanıtlıyor. Hiç yoktan bir evren fikrini kavramak çok zor gelebilir fakat bilin ki hiçlikten oluşuyoruz. Ve bir şey yoktan var olabiliyor. 

Astronomer by Johannes Vermeer
Geriye, ileriye bakar fakat hiçbir zaman gerçeğin gözüne bakmayız. Bu yüzden bana kalırsa eğer, dinlerin bu hüsnükuruntularından kurtulmanın vakti çoktan geldi. Burada bilime kulak vermekte fayda var. Bilim bize hayatı açıklıyor. Bunu da neredeyse kusursuz bir biçimde yapıyor. Evrenin tasarlayıcısı bizleriz. Yaşamın bilinen tam bir anlamı yok, ve zaten bir anlamı olsa dahi bunun herkesi tatmin edebileceğini nereden biliyoruz ki? İşte bu yüzden hayata anlamını biz yüklüyoruz, onu biz belirliyoruz. Bu bize iyiyi ya da kötüyü tercih edip etmeme şansını tanıyor. Dinlerin aksine bir özgür iradeye sahip olmak bu demek. Ve iyiyi istemek akıllıcadır, kötüyü istemek ise aptalcadır.



' İlker Çağatay AŞIK.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder