2 Haziran 2016 Perşembe

Ateizm ile İlgili Problem

                                                



Uzunca bir süredir devam eden din ve tanrı eleştirileri dünya genelinde hızla yayılarak oldukça sert dalgalara neden oluyor. Bilindiği gibi yeryüzünde yaşayan insanların ezici bir çoğunluğu hayali bir tanrı kavramına inanıyor ve bu durum, doğal olarak pek çok seküler insanın ve aydının tepkisine neden oluyor. Dahası ihtiraslı bir şekilde sürdürülen bu eleştiriler, haklı ya da haksız bir şekilde inançlı kesim tarafından ya saldırganca karşılanıyor ya da rencide edici olarak değerlendiriliyor. Ancak bu karşılıkların daha çok dindar demagoglardan gelmesi işlerimizi daha da zorlaştırıyor. Çünkü dinci demagogların ağzından çıkacak olan her bir kelimeye, hiçbir şüphe dahi duymadan sarılan insanların sayısı bir hayli fazla ve bu çoğunluk, ılımlı dindarların varlığıyla daha da perçinleniyor. Bahsettiğim tüm bu izdüşümüne, bir de ılımlı dindarların eklenmesi ve bu ılımlılık fikrinin köktenciliğe yataklık ediyor olması, dini köktencilikle ilgili söylenmesi gereken önemli ve acı şeyleri ifade etme konusunda kendimizi çok güçsüz hissetmemize neden oluyor. Çünkü bu bir tabu: “İnanca saygı duymak zorundasın.”

Tanrının varlığına dair gösterilen argümanların avallığına, kanıt yetersizliğine ve gerçekçilikten yoksunluğuna bağlı olarak, dinlerin üzerindeki perdeyi kaldırmak isteyen kişilerin kendilerini "ateist" olarak tanımlaması, genel anlamda uygun bir karşılık gibi görünüyor. Bu duruş, ateistler tarafından övünç dolu bir şekilde benimsenmiş durumda. Ancak, ben bu yazıda bu tanımlamanın bazı durumlarda hatalı olduğunu ve bunun doğurduğu olumsuz sonuçları göstermek istiyorum.

"Ateist" kelimesi ile ilgili endişem hem felsefi hem stratejik. Ateist dostlarım bana bu konuda katılmayabilirler, fakat kendimi asla bir ateist olarak düşünmedim. Bir inançsız olarak başından beri bu tanımlamayla ilgili yaşadığım problem, yalnızca semantik kaygılarımdan dolayı değil; aynı zamanda gerçekliğe ilişkin beyanatımızla alakalı. Bir konuşma yaparken ya da bir yazı yazarken bu tanımlamayı kullanma konusunda gönülsüz oluşumun birkaç nedeni var. Bu kelimeyi kullanıyorum, çünkü belli bir tartışmada ya da alelade bir sohbet sırasında karşı tarafa seküler duruşumu ve akılcı pozisyonumu çok hızlı bir şekilde ifade edebiliyorum. Politik anlamda da bu kelimenin çarpıcı bir etkisi var. Fakat diğer yandan "ateist" kelimesi, tıpkı astrolojiyi reddeden birinin bu durumunu tanımlamak için gerek duymayacağı bir kelime gibi. Biz basitçe bu kişiye "astrolog olmayan" demiyoruz. Her sabah uyandığımızda kendimizi "Ben astrolog olmayan kişiyim." şeklinde tanımlamıyoruz. Ya da günümüzde kendimizi artık "ırkçı olmayan" şeklinde tanımlamıyoruz. Bana kalırsa artık tüm ihtiyacımız olan kelimeler; "akıl" , "kanıt" ve "sağduyu" ya da astrologlara haddini bildirmek için kullanacağımız "saçmalık" gibi kelimeler.

Bana öyle görünüyor ki, onayladığımız bu "ateist" etiketinin bizi belli gruplardan ya da ayak takımından bir şekilde ayırdığı fikrine sahibiz. Özel kokteyl geceleri ya da tanışma partileri düzenleyip, ateistler olarak marjinal ilgilerimizi marjinal gruplar olarak paylaşmaya eğilimliyiz. Ne de olsa bu bizi tanrıya inanan dindar kişilerden ve benzeri ayak takımından daha ayrıcalıklı hissettiriyor. Tabi ki bu özel kutlamaların, ritüellerin önemsiz olduğunu söylemiyorum. Bunların önemsiz olduğunu hiçbir zaman düşünmedim. Benim bahsettiğim şey; bir strateji olarak belirlediğimiz bu felsefi ayrışmanın yarattığı parçalanma ve farklılaşma yüzünden, kendimizi öteki uçlarda görmeye razı oluşumuz. Marjinal gruplara bölünmenin belli durumlarda faydasız olduğunu söyleyemeyiz elbette. Bunun bize sağlayacağı bütünleşme ve bir arada olma ruhuna sempatiyle yaklaşıyorsak eğer, bunu bizden kat be kat iyi başaran dini bütün insanlara da sempatiyle yaklaşmamız gerekiyor. Çünkü birliktelik ruhunu, ritüellerin gücünü, arzulanan tek bir ortak fikirde kanaate varabilme işini onlar bizden daha iyi yapıyorlar. Benim iddia ettiğim şey, aradaki bu rekabetin "0" toplamlı olduğudur. Ancak kendimizi daima "0" toplamlı durumlara hapsettiğimiz müddetçe, sıradan bir futbol maçındaki fanatik iki uçtan farkımız kalmayacak. Çünkü birinin kazanması, yalnızca diğerinin kaybetmesine bağlı. Ortada kazanılması gereken bir savaş yok. Bu gemide hep beraberiz; geminin batması demek, hepimizin ölmesi demek.

Şimdi, kendimize şu soruları sorabiliriz: "Kendimizi neden tanımlama ihtiyacı duymayalım?" ya da "Kendimize bir tanım yapmayacaksak eğer, kendimizi nereye koyacağız?" Bunları endişe etmemiz doğal, ancak farkına varmamız gereken şey, ateizmin bir felsefe olmadığıdır. Ateizm bir felsefe değildir, bir dünya görüşü bile değildir. Ateizm yalnızca gün gibi ortada olan gerçeklerin kabulüdür. Etrafta, nasıl ki suyun "H2O olduğunu düşünenler” ve suyun "H2O olduğunu düşünmeyenler” şeklinde belirli gruplara bölünmüş insanlar görmüyorsak, “ateist olan” ve "ateist olmayan” şeklindeki bir ayrımın da yalnızca bir dil oyunundan ibaret olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.
Peki, ya birisi çıkıp da suyun H2O olduğu bilgisinden şüphe duyduğunu söylerse? Ya da şöyle derse: "Kusura bakma, ama ben suyun H2O olduğunu düşünmüyorum; ben dindar bir kimyacıyım ve suyun içeriği, bu değil." Üstelik bu örnekte, kimya bilimine ait yüzlerce yıllık kanıtlardan bahsediyoruz. Bu kanıtları reddeden biri, suyun içeriğini düzenlemek için tanrının özel bir molekül yaratmasını bekleyecek. Sanırım tanrı böylesine ilahi zarafetten yoksun bir şey yapmayacaktır. Kısacası bunlar yalnızca bir aptalın ya da bir delinin sözleri olabilir. Peki, şimdi böylesine külliyen dar düşünceli biri ile ne yapabiliriz? Yapabileceğimiz tek şey, bilimsel değerlere başvurmaktır ve eğer karşımızdaki insan bu değerleri paylaşmıyorsa o konuşma bitmiştir. Dünyayı anlamanın değerine başvurmak zorundayız; kanıtların değerine, mantıksal tutarlığın değerine başvurmak zorundayız. Demek istediğim, dünyaya ilişkin inançlarımızın çoğu, suyun yapısıyla ilgili inançlarımızın geçerliliğine dayanır.

Kanıtlara değer vermeyen birine, vermesi gerektiğini ispatlayan nasıl bir kanıt sunabilirsiniz ki? Mantığa değer vermeyen birine, vermesi gerektiğini göstermek için hangi mantıklı argümanı sunabilirsiniz ki?” [1]

Evreni anlayışımız ve kavrayışımız konusunda birbirinden farklı ya da akıl dışı fikirlere sahibiz. Ortada kazanılması gereken bir savaş yok. Bundan da ziyade ahlakınızı rüzgârın içerisindeki görünmez bir güçten de almıyorsanız eğer, tanrının evrene herhangi bir müdahalesinin olduğuna ya da yaşamlarımızı gözetlediğine ve özellikle bizim çıplakken ne yaptığımızı merak eden hayali bir güce inanmamız için de ortada hiçbir iyi neden yok. Bunun için kendimize "ateist" dememize de ihtiyacımız yok; “bilimsel gerçekleri kabul eden” , “kanıtlara değer veren” kişiler olmaya ihtiyacımız var. 



Kendimizi tanımlamayla ilgili endişemi ifade eden iyi bir örnek bulunuyor. Dünyaca ünlü bir dizi olan South Park’ın "Go God Go” isimli bölümünde iki farklı ateist uygarlık, "Ateistler kendilerini nasıl adlandırmalı?" şeklindeki "Büyük Soru"ya dair yanıtları konusunda anlaşmazlığa düşerek, birbirlerine savaş ilan ediyorlardı: "Birleşmiş Ateistler İttifakı" mı yoksa "Birleşmiş Ateistler Birliği" mi daha doğru bir tanımlamaydı? İşte, kendimize bu gibi tanımlamalar yapmaya devam ettikçe, bu gibi problemlerle daima karşı karşıya kalacağız.

Diğer taraftan, elbette “özgür düşünen” (Freethinker) demek, “ateist” demekten daha iyidir. Ya da “seküler” demek, “ateist” demekten daha iyidir. Fakat buradaki derdimiz, kendimizi tanımlamak için daha iyi bir kelime bulma kaygısı değildir. Bizler yalnızca Dünya üzerinde yaşamlarını sürdürmekte olan bilinçli canlılarız. Bu, yeni bir bilgilendirme meselesi ya da daha fazlası değildir. Bu yalnızca tutumlarımızda bir değişikliği gerektirir. Dolayısıyla tanrıya inanmayan kişiler olarak bizler, böyle yanlış tanımlamaların önüne geçmek için çabalamalıyız. Kendimize "ateist" , "seküler" , "hümanist" , "aydın" , "laik" gibi tanımlamalar yaparak gerçekten bir tuzağa doğru çekildiğimizi ve dindarların saçma argümanlarıyla yok yere zaman kaybettiğimizi fark etmemizin zamanı geldi artık.

Ateist tanımlaması ile ilgili diğer bir problem, dindarlar tarafından "ateist"  kelimesinin bir tür "kara leke" olarak görülmesidir. Yıllarca süren çabalara rağmen ateizmin ne anlama geldiği konusu, hala adam akıllıca idrak edilememiş durumda. Daha da ilginci, bir takım yeni ateist akımlarının da doğmuş olmasıdır; Daniel Dennett, Sam Harris, Christopher Hitchens ve Richard Dawkins gibi sağ kanat "New Atheist" akımının öncüleri, artık bu tanımlamayla anılmaya çoktan başlandı bile. Daha kaç tane yeni tanımlamaya ihtiyacımız var, bunu gerçekten bilmiyorum. Nörobilimci, yazar ve ünlü ateist Sam Harris de bu tanımlamadan rahatsızlık duyduğunu daha önce dile getirmişti. Öyle ki, kendisi "The End Of Faith" (İnancın Sonu) isimli olağanüstü kitabında, dinlerle ilgili dile getirdiği tüm provokatif din eleştirilerine ve dinlere olan antipatisine rağmen; katıldığı canlı yayınlarda, kitabında "ateist" kelimesini bir kez bile kullanmadığını defalarca belirtmişti.

Kendimizi "ateistler" olarak tanımlamamızla ilgili bir başka problem ise, her dindar kişinin ateizme karşı “öldürücü darbe” argümanına sahip olmasıdır. Bu argümanları hepimiz duyduk ve kendimizi "ateist" olarak tanımlamaya devam ettikçe de duymaya devam edeceğiz. Örneğin: “Ateistler tanrının var olmadığını kanıtlayamaz.”, “Ateistler tanrının var olmadığını bildiğini iddia ediyor.” gibi argümanlar, tüm zamanların en küstah argümanları arasındadır. Kitaplarında ve çıktığı canlı yayınlarda İslam'ı kendi öznel fikirlerine göre reformize eden Caner Taslaman gibi demagogların "Ateistlerin imanı dindarlardan fazla.” [2] ya da işlerine geldiğinde öne sürdükleri “Ateistlerde tanrıya inanmak için yeterli iman yok.” türündeki çelişik önermelerini bir düşünün yalnızca. Bu önermelerin akıl dışı olduğunu fark edebilmek için bir din felsefecisi olmanıza gerek yok. Bunları, iyi bir ilkokul eğitimi almış küçük bir çocuk bile çürütebilir. Ama Taslaman'ın “Evren bir yaratıcı olmadan oluşamazdı.” şeklindeki fikri, onun gözünden, tüm zamanların en makul fikirlerinden biri olarak lanse ediliyor. Bu da, gerçeklikle ilgili beyanatlarımız konusunda ne kadar farklı fikirlere sahip olabildiğimizi gösteriyor.


Fikirlerin sonuçları vardır. İnancınızı sonuna kadar savunmanız durumunda cennete gidebileceğiniz, aksi takdirde sonsuz bir ateş pınarında ebediyen yanacağınız ve bunun olmaması için geriye tek bir olasılığınızın kaldığı fikrinin kötü sonuçları vardır. Bütün dinlerin ve özellikle İslam'ın ana doktrinleri hakkında dürüst olmalıyız. Dinlerle ilgili gerçekten büyük bir problemimiz var. Astrolojinin hiçbir zaman ortadan kalkmayacağı gibi dinlerin de kolayca ortadan kalkmasına imkân yok. Ancak bizlerin bu kötü fikirler karşısında kendimize bir etiket biçmesine de gerek yok. Bu kötü fikirlere meydan okuyabilmek için yapılması gereken şey; kanıta, akla ve entelektüel dürüstlüğe önem vermektir.

Kendimizi ateistler olarak çağırmak yerine, basitçe "akıl" , "kanıt" ve “sağduyu” gibi kelimeleri kullanmayı, yaygınlaştırmayı tercih edebiliriz. Akla karşı bir argüman var mı? Belki de dindar demagoglar tanrıya inanmak için akıllıca nedenleri olduğunu söyleyecek. Fakat hiç kimse kötü kanıtlara rağmen inanmayı istemez. Yalnızca psikolojik gereksinimlere yenik düşerek kanıtları, aklı ve sağduyuyu bir kenara atabilir. Ancak psikolojik ihtiyaçlar bir şeyi gerçek yapmaz. Bizler öncelikli olarak, dünyanın yaşının yalnızca 6 bin yıl olduğunu düşünen dinci demagoglardan endişe duymalıyız; ahlaki gerçekliğin ya da ahlaki tek kaynağın, yalnızca kutsal kitaplarda yer aldığını düşünmeleri konusunda endişe duymalıyız. Beyin ve davranış bilimleri sayesinde insan zihni ve beyni hakkında gün geçtikçe çok daha fazla bilgi sahibi oluyoruz. Böylece ahlaki değerleri belirleyebilmek adına bilimin her zamankinden daha fazla söz sahibi olabileceğini görüyoruz. Nüfusun yarısını sımsıkı kapalı kumaştan torbalar içerisinde gezdirmenin kötü bir fikir olduğunu artık bilimsel olarak ortaya koyabiliriz. Dolayısıyla, bilinç sahibi canlılar olarak, üzerine düşünmemiz gereken en önemli sorun "insan refahı" olmalı. Toplum refahını ve “herkes için olası en kötü ıstırap” ı [3] düşündüğümüzde, dinlerden bağımsız, bilimsel değerlere dayanan, daha yüksek değerlerde buluşabileceğimiz küresel bir medeniyet kurmak adına daha ihtiraslı olabiliriz. Ve böylece tüm bu süreçte de, kendimizi birtakım etiketlerle tanımlamak yerine, yalnızca “herkes için olası en kötü ıstırap”ı engellemeye çalışan ”bilinç sahibi canlılar" olarak düşüneceğiz.


Eminim ki, şu noktaya kadar birçoğunuz bu konuda çok fevri davrandığımı ya da çok önemli bazı noktaları gözden kaçırdığımı düşünüyor. Bu endişeleri anlayışla karşılıyorum. Tabi ki şimdiye değin süregelen tüm bir ateizm kültürü düşünüldüğünde, öne sürdüğüm iddialara bağlı olarak bulunduğum pozisyonun oldukça zorlu olduğunu görebiliyorum. Ben, sahip olduğumuz tüm bu ateizm kültürünü yok edelim ya da ateizme dair duyduğumuz tüm sempatiyi bir kenara bırakalım demiyorum. Ben, fikirlerin doğurduğu sonuçlardan bahsediyorum; kendimizi tanımlarken kullandığımız kelimelerin yarattığı kafa karışıklığından, zihnimizin bölük pörçüklüğünden bahsediyorum. Yapmaya çalıştığım şey, ateizm konusunda yeni bir döneme girmemiz gerektiğini göstermek ve bizim gibi "özgür düşünen" insanları bu konuda daha bilinçli olmaya davet etmek. Tabii ki dinleri eleştirmeye sonuna kadar sürdüreceğiz, elbette ki bilimsel düşünceyi ve seküler değerleri yaymak adına konferanslar, sempozyumlar ve diğer etkinliklerimizi gerçekleştirmeye devam edeceğiz. Fakat tüm bunları yaparken daha sağduyuya dayalı, olgun ve vizyoner bir yöntemi benimseyeceğiz.


Son olarak, dinlere karşı olan tüm bu fikirler savaşında, ateizmi daha zekice bir konsepte oturtmayı öğrendiğimizde, bizler zaten bu savaşı kazanmış olacağız. Böylece kendimizi yalnızca bu dünya üzerinde yaşayan bilinç sahibi, gelişmiş türler olarak göreceğiz. Bu, kesinlikle gelecek uğruna savaşmaya değerdir. “Entelektüel dürüstlük, şimdi ve her zaman olacağı gibi; ateizmden daha derin, sağlam ve daha kolay yayılacak.“ [4]

Alıntılar:

1.       Sam Harris’in "Is the Foundation of Morality Natural or Supernatural?” (Ahlakın Temeli Doğaya mı Doğaüstüne mi Dayanır?) isimli konuşması – William Lane Craig vs. Sam Harris, Notre Dame Üniversitesi, Notre Dame, Indiana, A.B.D. – Nisan 2011 (https://www.youtube.com/watch?v=pk7jHJRSzhM&t=1m10s)
2.      Caner Taslaman’ın Sıradışı Programı’nda Din-Bilim İlişkisi isimli konuşmasından:  https://www.youtube.com/watch?v=O4ipxntngLM
3.      Harris, S. (2011). The moral landscape: How science can determine human values. Simon and Schuster. (Bu kavram Sam Harris’in “Ahlaki Peyzaj” isimli bu kitabında geçmektedir ve bu kitap şu anda Türkçe’ye çevrilme aşamasındadır.)
4.      Sam Harris’in “The Problem with Atheism” (Ateizm ile İlgili Problem) isimli konferans konuşması: https://www.youtube.com/watch?v=ODz7kRS2XPs

Kaynaklar ve İleri Okuma:

1.      Harris, S. (2011). The moral landscape: How science can determine human values. Simon and Schuster.
3.      “İnancın Sonu - İnanç ve mantığın kafa kafaya çarpışması”, Sam Harris, Kuzey Yayınları (2014)

4.
https://ethikapolitika.org/2015/09/16/you-keep-on-using-that-word-i-do-not-think-it-means-what-you-think-it-means/

Yazan: İlker Çağatay Aşık (Eskişehir Anadolu Üniversitesi Felsefe bölümü mezunu, Hacettepe FBiyoloji Bölümü Yüksek Lisans Öğrencisi, Evrim Ağacı yazarı,Müzisyen.)


İletişim: ilkercagatayasik@hotmail.com

Bu yazı, "Ateist Dergi" için kaleme alınmıştır.

Not: Yazının tüm hakları yazara aittir. İzin alınmadan kullanılamaz.

16 Ocak 2016 Cumartesi

Daniel Dennett Bilinci ve Özgür İrade'yi Açıklıyor

Özgür İrade(Free Will) konusu yüzyıllardır felsefecileri ve felsefe tarihini meşgul eden ve şimdi de bilim dünyasını ilgilendiren çok önemli bir fenomen. Daniel Dennett kabul edilenin aksine Özgür İrade kavramını yeniden sorguluyor ve birçok nörobilimcinin vardığı sonuç olan "Özgür İrade kesin bir yanılsamadır." sonucunu saçma buluyor. Dolayısıyla Özgür İrade'yi herhangi bir fizik yasaları bağlamında kabul edebileceğimizi söylüyor. Görelim bakalım irade nasıl çalışıyormuş!
______________________________________

Altyazı çeviri
ve senkronlama: İlker Çağatay AŞIK
Düzeltmeler : Bahar Kılıç(felis agnosticus)



25 Ağustos 2015 Salı

Bilim, Felsefe Ve Gerçeklik


                                                   


                                                                                                                               İ. Çağatay AŞIK

                                                   “Bilim, Felsefe ve Gerçeklik”


Görünen o ki, bilim ve felsefe arasındaki ilişki ya da yapılması gerekli olan zorunlu ayrım, günümüzde hala tartışılmaya açık bir konu. Birçok iyi niyetli insan günümüzün aydın dünya anlayışına rağmen, “ön-dayanaksız” bilgi sağlayan felsefe ve din gibi diğer birçok spekülatif ve metafiziksel sistemlere karşı her zamankinden daha çok bağlılık göstermekte. Bunun sonucu olarak, bilim ve felsefe arasındaki inanılmaz boyutlara varan fikir ayrılığı, bilim insanlarının egemen tüm çabalarına rağmen belirsizliğini hala koruyor. Ve genel eğilime göre bilimi, tıpkı dinde olduğu gibi felsefenin karşısında bir rakip olarak çıkartmak, toplumun gözünde bilimi şüpheli hale getiriyor.

Felsefe, bir bilim değildir. Çünkü felsefe kendi başınadır. Ateşli birçok felsefe savunucusu, yalnızca felsefenin bizi doğruya veya hakikate ulaştıracak bir düşünce biçimi olduğundan eminmiş gibi davranarak, bilimin gözünde kendini küçük düşürmektedir. Doğal olarak felsefenin, “bilimsi” olma iddiası devam ettiği sürece; ya dinileşerek ya da siyasileşerek felsefe olmaktan çıkmaya devam etmektedir. Bir noktada felsefenin ortaya çıkışı ve tüm tarihsel gelişimi göz önünde bulundurulduğunda, bilimin temelini oluşturduğu gerçeği şüphe götürmezdir, bu inkâr edilemez. Örneğin, eskiden fiziğe “doğa felsefesi” deniliyordu veya felsefe, “bilimlerin anası” olarak kabul ediliyordu vb.

Felsefenin gelişimiyle birlikte evrene ve dünyaya dair olan tüm eski, basmakalıp ve dogmatik düşünceler yerini şüpheye bırakarak, akla duyulan güven sayesinde yoğun, beşeri bir sorgulama dönemi başlamış oldu. Pre-sokratik filozoflar da evreni somut bir biçimde anlamaya çalıştılar. Her ne kadar ellerinde bilimsel bir metot bulunmasa da, evrenin kökenine dair yaptıkları yoğun ve derin sorgulamalar, bugünkü bilime ön-ayaklık etmiştir.  Elbette o dönem filozoflarının evrene dair olan tüm açıklamaları, tamamen varsayımdan ibaretti. Fikirleri, gözlem ve deneye asla dayanmasa da, yaşadıkları zamanın koşul ve şartları düşünüldüğünde ortaya attıkları temel varsayımlar, o zamanın tüm dinsel ve diğer birçok türdeki “mitik” temelli inanışlarını kökten sarsmıştır. Yeterli bir sağduyuya sahip herkes, ilk çağlarda bilim ve felsefe ayrımını görmenin olanaklı olmadığını söyleyecektir. Bu bir gerçektir. Ve dahası, felsefenin bilgi düzeyimizde yarattığı büyük sıçramalar, tutumlarımızda ve akıl yürütmelerimizde meydana getirdiği değişimler; bizi dar düşünce duvarları arasından kurtararak, anlayışımızda yepyeni ufuklar açmıştır.
Her şeye rağmen tüm bu düzlemdeki gelişimler göz ardı edilemeyecek olsa bile, günümüz modern bilimiyle birlikte yeni bir anlayışa ulaşıyoruz; evrene yönelik fikirlerimizi değiştirdik ve evrenin önceden düşündüğümüz her şeyden daha olağanüstü olduğunu, yalnızca felsefi bakış açısıyla tasvir edildiği gibi olmadığını öğrendik. Fikirlerimizi değiştirmek, hatta hatalı olmak; karşı konulmaz bir merakı da bize sağladı. Dolayısıyla şuan sahip olduğumuz yeni ve üstün derin kavrayışımızın bugün ne denli önemli olduğu konusu, herkesin derhâl kabul edebileceği bir gerçektir.

21. yy’ da toplumun ihtiyaçlarının ve modern hayat tarzının, bilim temelli düşünce ve ürünleri tarafından giderildiği açık bir şekilde ortadadır. Ne yaşamaya değer? Ne ölmeye değer? Ya da iyi bir yaşam nelerden oluşur? gibi hayati soruların dahi felsefenin himayesinde olduğuna inanmak için de ortada hiçbir iyi neden kalmamış durumdadır. Geleneksel felsefecilerin, ılımlı dindarların ve aslında daha çok köktendincilerin,
demir çağından kalma bir felsefeyi seyreltmekten başka bir şey yapmadıkları apaçık bir gerçek gibi görünüyor. Felsefenin, her şeyi cevaplayacağı ve çözeceği yanılgısından daha fazla tepki göstermemiz gereken başka bir şey varsa eğer, o da; kişilerin kendi taleplerine göre inançlarını ve düşüncelerini temellendirmek istemeleridir. Birçok felsefecinin olduğu gibi, birçok dindar insanın da tercih edebileceği ve aynı zamanda köklü bir arzu içerisinde bağlanabileceği hayal âlemi, felsefenin spekülasyonlarının dizginliğinde daha da perçinlenmektedir. Böylece hayalin değeri, gerçeğe göre haksız yere abartılarak, bir olasılık neredeyse gerçek bir olayla eşit sayılmaktadır. Felsefe de dinde olduğu gibi, hayalin değerini gerçeğe göre abartmaktadır. Bu sebeple deneyimimizin ötesindeki bir gerçekliği savunmanın, anlayışla karşılanabilecek bir şey olduğunu söylemiyorum; bunun bir tür deliliğe veya Berkeley’ciliğe işaret ettiğini söylüyorum.

Bugünkü düşünsel çöküşümüzün dehşet verici boyutları düşünülürse eğer, insanlığın refahına ilişkin tüm bilimsel gerçekler görmezden gelinmeye devam edilmektedir. Ortada hiç bir iyi sebep yokken, bilim alanına mutlak anlamda felsefeyi dâhil ederek, bir anlamda bilim istismarlığının ya da bilim düşmanlığının yapılmasına yataklık ediyoruz. Her şeyi felsefileştirme fikri şaşılası bir biçimde, çok iyi bilim ve felsefe eğitimi alan sofistike kişiler tarafından da savunulmaya devam ediyor ve bu görüşün ne kadar kötü bir fikir olduğu gerçeğinden bihaber yaşamaya devam ediyoruz.

Sanırım
burada kullanacağımız dil çok önemli. Çünkü felsefe alanında ve ahlaki konularda dilin yüzeysel yapısının bizi oldukça yanıltarak, yanılgılara düşürdüğü açıktır. Felsefenin birincil ilgi alanı dilin işleyişinin anlaşılması, hata ve yanılsamalardan kendimizi koruyacak biçimde kullanımının sınırlandırılmasıdır. Neyin var olduğu ya da olmadığı, neyi bilip neyi bilemeyeceğimiz gibi sorulardan önce, neyi ne ölçüde ifade edebileceğimiz sorusu felsefenin asli konusu haline gelmiştir. Kısacası bu odak noktasındaki kayma, bilinen bir tanımlanmaya; "dilsel felsefeye sapış"a karşılık gelmektedir. Bu durumda “Felsefe diğer bilgi türlerini güvenilmez bilgi haline getirebilmektedir. Dolayısıyla felsefe dışı bilgiler felsefe tarafından sorgulanmadan güvenilir bilgi haline gelmektedirler.”[1] Daha da ilginci, felsefenin ortaya koyduğu bilgilerin hiçbiri filozoflar tarafından genel olarak benimsenmezken, doğru bilgi sağlamak amacında olması, gülünç gözükmektedir

Felsefe sürprizlerle doludur. Bu nedenle neyin doğru, neyin yanlış olduğu konusu, felsefi bir zeminde irdelendiğinde içinden çıkılmaz bir hal almaktadır ve bu kaçınılmazdır. Herhangi konuda, herhangi bir şeye dair bir argüman iddiasında bulunulması, felsefi bir bakış açısı içerisinde herhangi bir şeye karşılık gelebilmektedir. Bu da aslında gerçekte neyden bahsedildiğini bilmemek demektir. Felsefe hep aynı kalan, değişmeyen ve tümel olanın bilgisidir. Felsefe bizi tüm zamanlar için aynı şeyin olmuş olduğu, olmakta olduğu ve olacağı öngörüsüne ulaştırmaya çalışır. Bu sebeple felsefe kendisini, kendi elleriyle düşürmüş olduğu kısır bir döngü içerisinde hapsetmiş durumdadır. Kim ne derse desin, felsefenin genel geçer bilgilere ulaşma çabası, evrensellik iddiası, hakikatin kökende olduğu düşüncesiyle kökendeki ilke ya da ilkeleri keşfetme çabası gibi temel nitelikleri, onu, İslam'ın Tanrı tarafından bildirildiğine inanılan bilgi anlayışına yaklaştırmaya devam etmektedir. Oysa felsefenin bizi en doğru hakikate ya da mutlak bir gerçeğe ulaştırabileceği yönünde elimizde iyi kanıtlar bulunmuyor.

Felsefe ile ilgili başka bir problem ise, bilim ile girdiği fikir savaşının galibini kendisi gibi göstermesidir. Çünkü genel olarak bilim ile ilgili düşünülen şey, onun yalnızca dünyanın nasıl göründüğüne ilişkin açıklamalar yapabileceğinden ibaret olduğudur. Bilimin, yalnızca yaşadığımız dünyayı tasvir etme işini yaptığına inanıyor olmak, bilim etkinliğinin gerçekte ne olduğu konusundaki korkunç bilgisizliğimize dayanır. Gerçek şu ki, bilim değer biçme işinde de her zaman görev almıştır. Fakat buna ek olarak diğer bir problem de,
gündelik alışkanlıklarına ve sorgulanamaz inançlarına körü körüne bağlı, yıkılmaz tabuları olan insanlarla girdiğimiz önemli tartışmalarda doğar. Bilimin tüm konularda kapsamlı bir çözüm yöntemi olabileceğini söylemek sizin genelde katı, soğuk ve acımasız bir indirgemeci olarak eleştirilmenize neden olur. Bu kesinlikle iç karartıcı bir durumdur.  Fakat bilimin başarısı tam da buradadır, çünkü “Bilimin iyi tarafı ona inansanız da inanmasanız da gerçek olmasıdır.[2] İnsan yaşamındaki aşk, korku, ıstırap gibi diğer birçok duygu veya çocuk yetiştirmek gibi olağan konuların bilimin sınırları içerisinde tanımlanması, felsefecileri ve birçok sıradan insanı çileden çıkartarak, oradan oraya koşturmasına sebep olabiliyor. Modern bilim, daha önceleri çok soyut gibi görünen süreçleri, fiziksel olarak açıklamaya çalışıyor. Örneğin, "duygu" dediğimiz şey beyindeki moleküllerin belirli dizilişinden ve bir takım kimyasal etkileşimlerden oluşan tamamen fiziksel bir süreç olabilir. Fakat bu duygunun değer kaybetmesi demek değildir. Aksine bilincinde olduğumuz ve detaylı verilerine sahip olduğumuz şeylerin daha akıllıca temsil edilebilmesi anlamına gelir. Bilimin, sürekli olarak indirgemeci yönüne işaret eden bu gibi kişiler, bu olguların asla bilimsel olarak açıklanamayacağı fikrine saplantılı derecede takılı kalmış durumdadırlar. Bu önemli olguların bilim tarafından basite indirgenmesi hiçbir insanı ürpertmemelidir. Olguların açıklanması, bu olguların sahip olduğu değerlerin içeriğini asla boşaltmaz. Tam aksine, içini doldurur. Kendilerinden kaçmamız gereken böyle gerçekler olmamalı; bu gerçeklerle yüzleşmeliyiz. Gerçekler daima bizden, öznel değer yargılarımızdan bağımsız olarak var olmaya devam edeceklerdir. Tabii ki buna karşılık olarak, bizden bağımsız bir gerçekliğin bulunduğu varsayımının nasıl temellendirilebileceği ayrı bir tartışma konusudur. Fakat düşüncelerimizin nesnel bir karara bağlanmasında en harika zaferleri bilim yöntemi ile kazanabileceğimizi söylüyorum. Yaşam dünyamız, bizim birinci tekil şahıs olarak deneyimlediğimiz şeylerin dünyasıdır. Bilim ise nesneleri üçüncü tekil şahıs yani, “onun” perspektifinden açıklamaya çalışır. Bu sırada nesneler elbette öznellikle ilişkilerinden koparlar. Öznel değer yargılarından arınırlar ve durağan yapılar olarak düşünülürler. Ve eğer burada bir entelektüel dürüstlük söz konusu olacaksa, dünyayı anlamanın değerine başvurmak zorundayız. Mantıksal tutarlılığın değerine, kanıtların değerine başvurmak zorundayız.

Bir başka ve çok önemli bir konu, bilim ve insani değerler arasında yapılmaya çalışılan zorunlu ayrımla ilgilidir. Çünkü genelde dünyada iki kategori olduğu düşünülür: Bir yanda “olgular” (gerçekler), diğer yanda da “değerler”. Bunların monistik terimlerle anlaşılması mümkün olmayan soyut kavramlar olduğu düşünülür. Ve bilimin, değerler hakkında bir şey söyleyemeyeceği düşünülür. Ya da bilimin, insan hayatındaki en önemli sorulara cevap veremeyeceği söylenir. (Çocuklarımızı nasıl yetiştirebiliriz ya da iyi bir hayatı belirleyen nedir vb.) Bilim, prensip olarak bu konulara dokunmaz. Bir şeye değer verdiğimize karar verdikten sonra bilimin onu elde etmede faydalı bir araç olduğuna elbette herkes katılır. Ama neye değer vermemiz gerektiğini söyleyemeyeceğine inanılır. Dolayısıyla bilimsel bir bakış açısıyla evrene bakıldığında, sadece birbirini takip eden bir olaylar dizisi, yalnızca sonuçlardan meydana gelmiş bir ardışıklık gördüğümüz sanılır. Ve evrenin hiçbir yerinde, belli durumlar iyi veya kötü, ya da doğru veya yanlış şeklinde tanımlanmamıştır. Bu yargıları biz yaratırız. Bunu yaparak, sanki özünde değeri olmayan bir gerçekliğe ilişkin kendi tercihlerimizi bildirmiş gibi oluruz. Peki, tercihlerimiz nereden gelir? Doğru-yanlış, iyi-kötü gibi yargılar nereden gelir? “Bunların, maymunsu dürtülerin ve evrim sürecinde kazandığımız toplumsal duyguların ürünü oldukları açıktır. Sonra da kültür olgusu ile şekillenirler.[3] Her nasılsa, bu düşüncelere şiddetle karşı çıkan savunucular arasında ismine “kıta felsefesi” diyebileceğimiz bir felsefe ekolü içinde sayılan, post-modern felsefeciler bulunmaktadır. Bu savunuculara göre, gerçek daima belirsiz ve bulanıktır ve öyle de kalmalıdır. Bu tür endişeler besleyen kıta felsefecileri ve diğer ahlaki şüpheciler her zaman, “olması gereken” ile “olan”ı belirgin şekilde birbirinden ayrı tutan, David Hume’dan alıntı yapar. Buna göre, olana bakarak olması gereken hakkında fikir yürütemezsiniz. (Kızına, kendi ahlaki yargısına göre tecavüz etmekte sorun görmeyen bir baba için söyleyecek bir şeyimizin olmaması gibi.) Buna dayanarak, bilimin bize sadece dünyanın nasıl olduğuna dair tanımsal bir açıklama sunabileceğini ve o açıklamadan yola çıkarak dünyanın nasıl olması gerektiğine ilişkin bir çıkarım yapamayacağını savunurlar. Çünkü Hume, doğada değerlerin bulunmadığını söylemektedir. Hume'un düşüncesine göre eğer bizde duygular olmasaydı dünyanın çıplak olgulardan ibaret bir dünya olacağını düşünecektik, çünkü ona göre doğada değer yoktur.  Ancak bunun, açıkça bir dil oyunu olduğu ortadadır ve özellikle Sam Harris gibi düşünürlerin de iddia ettiği şekliyle olması gerekene ilişkin böyle bir bakış açısı, dilin cazibesinin yol açtığı zihin karışıklığının önlenmesinde felsefenin oynadığı role işaret eden Wittgenstein’ın görüşleriyle uyumludur. Yine aynı şekilde, Berkeley’ci somut, ne kadar somuttur? diye sorabiliriz. Felsefi olarak maddenin gerçekliğinden de şüphe duyabiliriz. Fakat bu da yalnızca bir dil oyunundan ibarettir. Diğer taraftan yine Hume ayrımına takılı kalan, Kuhn gibi çeşitli bilim felsefecilerinin de savunduğu paradigma kayması gibi fikirler, bizi “olan” içerisine hapsetmekten başka bir işe yaramamakta ve bilimsel ilerlemenin önündeki bir engel olarak durmaktadır.  A. Sokal’ın da belirttiği gibi, “Günümüzde en sevilen kavram, paradigma. Herkesin 'kendi paradigması' var. Oysa gerçek bilim yapmak zor. Eğer her şey bir yorum ve kanaat meselesiyse, zamanımızı neden ciddi biçimde fizik, biyoloji ve istatistik öğrenmeye harcayalım ki?” [4]

Diğer bir taraftan, geleneksel felsefenin sahte başarılarının önüne geçmeyi ilke edinmiş olan Mantıksal Pozitivistlerin ve Neo-pozitivistlerin, Kıta felsefecilerine olan keskin karşıtlığı, kıtacılar tarafından savunulan ve yüceltilen sezgi, bilinemezlik, muğlâklık, belirsizlik, varlık gibi unsurlara dayanır. Gerçekten de analitik düşüncenin muğlâklığa karşı olan derin savaşı, felsefeyi yeni bir düzleme taşımıştır. Bu konuda Descartes’in alıntısını aynen aktarmakta fayda var:

 Biliyordum ki... felsefe insana her konuda inandırıcı bir biçimde konuşma ve kendini cahiller nezdinde itibarlı kılma imkânı verir.”

Filozof, kendini genelin uzmanı olarak görür. Fakat filozof, kendini ilgilendiren meselelerle uğraşmaktan, muhtelif bilimsel disiplinlerden de uzaklaşmıştır. Felsefenin bu ekümenik çabalarına bağlı olarak bilimlerle felsefe arasına ciddi bir yabancılık girmiştir. Bilim adamı ve filozofun birbirlerini anlamadığını, birinin meselesini diğerinin göremediğini sıkça gözlemliyoruz. Reichenbach gibi radikal pozitivistler, bu gibi durumlarda suçun daima bilim adamında olduğunu değil, aksine çok defa filozofun kendisinde olduğunu vurgulamışlardır.[5] Bu doğrudur, çünkü soyut meselelerle uğraşmak yüzünden filozof, çoğu defa ayağının altındaki sağlam zemini kaybetmiştir. Genellikle herhangi bir varlık alanı veya varoluşu bulunmadığı halde, kendisine zorlama bir varlık alanı açmaya çalışan felsefecinin bunu yapma nedeni, kendi boş inancının bir sonucudur. Felsefeciler daima kendi spekülatif iddialarını geçerli kılmak pahasına, özel bir “deneysel olmayan dünya”dan yardım istemektedirler. Bu özel dünya, bilimin ölçümleyemediği, hayali bir dünyadan başkası değildir. Çünkü bilimsel yasaların söz sahibi olmadığı böyle bir dünya, tıpkı Matrix’te yaşadığını düşünenlerin inanma eğiliminde olacağı sınırsız ve yanlışlanamaz önermelere dayanır. (“Ad hoc” varsayımlar vb.
[*]) Buna karşın bilim ise, tamamıyla yanlışlanabilir önermelerle ilgilendiğinden, tüm bunlara son verir. Bilimde belirli bir temsil edilebilirlik yoktur: kurbanlık hayvanlar gibi Tanrı'ya da kesinlikle yer yoktur. Temsil edilebilirlik evrensel bir işlevselliğe dönüşür. Atom temsili olarak değil, maddenin numunesi olarak parçalanır ve tavşan temsili olarak değil, görmezden gelinen salt bir örnek olarak laboratuarın çileli yollarından geçer. İşte bilimin başarısı da tam olarak buradadır. Çünkü bilim, kendimize ve dünyaya dair tüm akla yatkın bilgi iddialarını içerir. Örneğin Tevrat’ta belirtilenin aksine suyun, ışıktan önce var olamayacağına ilişkin elimizde gerçekten çok iyi bilimsel kanıtlar var, ya da suyun h2o bilgisinin kesinliğinde olduğu gibi. 

Ancak
felsefeciler genellikle, ontolojik soruların epistemolojik sorularla karıştırılmaması için uyarıda bulunurlar. Neyin var olduğu bir şey, onun hakkında bilebildiklerimiz ise başka bir şeydir, derler. Felsefenin ve felsefecilerin fikirlerini güvenli rehberler olarak görmeye özen göstermemiz, "varlığın" ve "var olanın" bilimsel olarak ele alınabilmesi ile mümkün olabilir. Sonuç olarak, bilimin gerçek amacı ve görevi; "akla uygun, eğlendirici, saygı değer ya da etkili söylevler veya birtakım kolay anlaşılır uslamlamalar(Argüman) değil; icra etmek, çalışmak ve yaşamı daha donanımlı ve kolay hale getirecek önceden bilinmeyen ayrıntıları keşfetmektir."[6] Ancak bu noktada, bilimle ilgili en öne çıkan ve tartışılan sorulardan biri, bilimin insanın refahını ve mutluluğunu gerçekten de arttırıp arttırmadığı sorunudur. Mutluluk ve refah kavramlarına yüklenen anlam kişiden kişiye farklılıklar ve beklentiler üzerinden sorgulanmasından dolayı bu soruyu cevaplamak güç olabilir. Fakat diğer yandan bilim aracılığıyla elde edilen veriler sağlık, güvenlik, teknik, beslenme gibi hemen her konuda insanlığın yaşama kalitesini arttırmıştır. Bilimin ortaya çıkardığı bilimsel bilgi, teknolojiye kaynaklık ederek, bu sayede insanlığa pratik yarar sağlamaya devam etmektedir. Oysa felsefede ölçme yapılamadığı ve ölçülenler arasında eşdeğerlik kurulamadığı için ona dayanılarak bir teknoloji kurulamaz. Görülüyor ki felsefenin görevi, insana pratik bir yarar sağlamak değil, ele alınan konunun özünü, kavramların anlamını bulmaya çalışmaktır.


O halde buraya kadar, bilim ve felsefe ayrımını belirli bir ölçüde ortaya koymuş oluyoruz. Kafamızda belirmeye başlayan resim artık daha net ve berrak. Bilim, deneysel(empirical) olması farkıyla felsefenin, kavramsal(conceptual) yapısından ayrılmaktadır. Bilim, deneysel doğrularla ilgilenirken felsefe, kavramsal doğrularla ilgilenir. Buna bağlı olarak felsefeyi “değerler” olarak, bilimi ise “olgular” olarak tanımlamamız, bu noktada oldukça doğru ve rasyonel bir vurgu yaratıyormuş gibi görülebilir. Fakat olguları değerlerden ayrı tutmanın savunulacak bir tarafı olmadığı gibi, olgular ve değerler arasındaki bu ayrım da yalnızca bir yanılsamadan ibarettir. Her şeye rağmen tüm bu ayrımlar, felsefenin bilimden kesin olarak ayrışması gerektiğini kanıtlamaz. Eğer felsefe ile ilgili sınırlar bizim yaptığımız şekliyle çizildiği takdirde, belli bir ölçüde bilim ile iç içe olduğunu kabul etmemek için bir sebep yoktur. Savunulması gereken şey, elbette her bilim dalının içine biraz felsefe işlendiğidir. Örneğin bir soru işlevsel kılınamadığında, yapabileceğimiz bir deney olmadığında ve veriye nasıl ulaşacağımızı bilemediğimizde felsefi dili kullanmaya başlarız. Ve böyle düşünüldüğünde felsefenin, bilimin dilini tanımladığını, bilimin mantığı haline geldiğini görürüz. Ancak bir şey deneysel olarak çözümlenebilir hale geldiği anda, bu bilimler, felsefeden ayrılır. Felsefenin yapabileceği önemli bir şey, dilin kullanımına ilişkin muğlâklıkları gidermektir. Ve felsefenin bir başka yapabileceği bir şey de, belli bir önermenin doğruluğunu ya da yanlışlığını, ancak deney ve gözlemin gösterebileceğini söylemektir. Çünkü kanıtların söz konusu olabileceği her şey, tümüyle deneysel bir sorundur. Dolayısıyla bu iş yalnızca bilime aittir. Sonuç olarak, kabul edebileceğimiz tek felsefe görüşünün, deneyciliğin bir biçimi olarak betimlenmesi akla yatkın olacaktır. Filozof, filozof olarak, bir bilimsel kuramın değerini saptayacak bir durumda değildir. Buna ilişkin yapabileceği iş, bilimsel bir kurama ya da bulguya ilişkin kavramları ve sembolleri tanımlayarak, bunların mantıksal açıklığa kavuşturulması işidir. Felsefecilerin fantastik düşünce deneylerini bir kenara bırakırsak eğer, felsefecinin kendisinin gerçekten insan bilgisine ya da daha genel anlamda, dünyanın gelişmesine önemli bir katkıda bulunmasının yegâne yolu, kendisinin de bir bilim adamı olması gerektiğidir.


Bu son aşamada demek oluyor ki, felsefe de bilimleşmelidir. Böylece felsefe, “bilimsi” olma ihtirasından da kurtulup, kendi düşünce paradigmaları içerisinde yeni kavramlar yaratarak, bilimsel yöntemin izcisi olabilir ve kendisine bilimler sınıfında belli bir yer edinmeyi de deneyebilir. Aynı şekilde, düşüncelerimizde gerekli olan diğer tüm dönüşümler de; kendi yetişkinliğimizi, evreni ve dünyayı bilimsel kavrayışımızla gerçekleşecektir.



- İlker Çağatay ÂŞIK


http://ilkercagatayasik.blogspot.com.tr/

e-mail: ilkercagatayasik@hotmail.com
__________________________________________________________________________________________

[1] Teo Grünberg, 1970, 7
[2]
Neil deGrasse Tyson’s quote
[3] Sam Harris, Science can answer moral questions
[4] Alan Sokal, Beyond the Hoax: Science, Philosophy and Culture sf:?
[5] Hans Reichenbach,
Bilime Yeni Pozitivist bakış sf:40.
[6] Francis Bacon, "The Spirit Of Nature" sf:?
[*]
AD HOC üzerinden inanç: Görünüşe göre "deney olguları"  hiçbir zaman bizi bir varsayımı bırakmaya zorlayamaz. Zorunlu ad hoc (o olaya özgü) kabulleri yapmaya kabul eden bir kimse, ters görünen kanıtlar karşısında inançlarını her zaman ayakta tutabilir. 


1 Ekim 2014 Çarşamba

Aklın Gözünden İnanç Manzarası


(Photo via Steven Kersting)



ŞU çok üzücü bir gerçek ki, genelde neye inanıp inanmadığımız, ya da neye değer verip vermediğimiz, bizimle ilgili bütün bir yargıya ulaşılabilmesi adına günümüzde külliyen yeterli bir sebepmiş gibi kabul görüyor. Böylece, gireceğimiz ikili ilişkilerde veya diğer türdeki birçok ilişkide, birey olarak haklı bir şekilde özgür düşünceye ve seküler bir anlayışa sahip oluşumuz, özellikle dini bağnazlıklarıyla diken üzerinde yürüyen, öldükten sonra kendilerini beklediğini düşündükleri sonsuz, uçsuz bucaksız bir zevk hayatına inanan büyük bir çoğunluğu anlaşılmaz ve tuhaf bir biçimde rahatsız etmektedir. 

BURADA açıkça farkına varıp, idrak etmemiz gereken çok önemli bir sonuç var; o da, dinlerin neden olduğu bu bölücü, yıkıcı ve bize öteye sıvışıp sessiz kalmamızı dikte eden söylemlerine karşı her zamankinden daha cesur ve ihtiraslı olmamız gerektiğidir. Çünkü artık bilimsel ve diğer beşeri araştırmaların temel gerçeklerini kabul etmek zamanıdır.

YAŞAM bir kahramanlık destanı değil, bu yüzden bilinçli canlılar olarak yiyip içmeler, kahvemizi yudumlamalar, aşk sahibi olmalar, huzurlu ve refahlı olmalarla yetinip, tüm bu eylemlerimizin temeline de inancı koyarak hareket edemeyiz. Ya da öyleymiş gibi davranamayız. İnanç, belli bir eylemi hayata geçirmek için açma-kapama butonu gibi bir şey değildir. Güvendiğim bir arkadaşımla kararlaştırdığım bir buluşmanın gerçekleşeceğine dair inancım, çok basit bir koşulun değişmesiyle sekteye uğrayabilir. Çünkü bu yalnızca bir inançtı. Gerçekte, yalnızca onun o buluşmaya geleceğine dair bir düşünceye sahiptim. Elimdeki tek bilgi de bu seziş bilgimdi. Buluşma gerçekleşir ya da gerçekleşmez. İnanç, bir ikna olma meselesidir. Karımızın bizi aldatıyor olabileceğine dair duyduğumuz şüphelerden, gerçeği öğrenene kadar hangi olasılığa daha fazla ihtimal yükleyeceğime göre çeşitli düşünceler geliştiririm: "Acaba karım beni en yakın dostumla mı aldatıyor? Zaten aralarında bir çekim de vardı. Yoksa geçen günkü sanat sergisinde yeni tanıştığı geniş omuzlu adam ile mi?" Sadece şu kadarı söylenebilir ki, bu olaylara ait çıkarımlardan hangisi sizin için bir inanç haline gelirse, o inancın belli başlı kişisel ve toplumsal sonuçları olacaktır. Demek istediğim, inanmak ya da bu anlamda inanç, bir alışkanlığa sahip olmak demektir. Bu alışkanlıklar, yaptığınız belli eylemlerin belli amaçlara hizmet edeceğini bekleyerek bu dünyada güvenle hareket etmenizi sağlar. 

BİLİMSEL düşüncedeki şüphe ile dindeki iman, bir araya gelmez iki karşıt değeri temsil eder. Din, hakikate sahip olduğuna ve kendisine iman edilmesini beklemektedir. Felsefe ve bilimsel düşünce ise hakikati ve gerçeği keşfetme çabasında olduğundan, önüne çıkan her şeyden şüphe etmektedir. Dinlerin, "Neden?", "Niçin?" , "Nasıl?" türündeki şüpheci soruları kabul etmemesini doğal karşılayabiliriz. Dinler doğası gereği, daha ileriyi, gerçeği ve hakikati açıklama zahmetine girmektense, tüm bu çabaları görmezden gelmelidir. Hatta öyle ki Maturidi, niçin sorusunun "hikmetten yoksun olduğunu" bildirerek felsefe sorularını etkisizleştirme yoluna gitmiştir. Bizler, bilinç ve akıl sahibi insanlar olarak söyleyebiliriz ki, bu oldukça ucuz bir kaçış yoludur. Mantık, ilk başlarda dinsizliğin araçlarından biri gibi görülürken, sonraları, ilimlerin her birinde mantık temel bir disiplin olarak kullanılmaya başlanmıştır. İnanç değerleri çerçevesinde şüpheyi dışarıda bırakırken, örneğin hadis ilmi, teknik açıdan şüpheci, eleştirel bir tutumu açıkça teşvik etmiştir. Eleştirel ve şüpheci yaklaşım, tarih yazıcılığı ve yöntemi gibi diğer alanlara da sıçramıştır. Bütün bunlara rağmen, bir epistemolojik araç anlamında ve dahası bir hayat tarzı olarak şüphe, örneğin İslam'dan dışlanmaya çalışılmıştır. Dolayısıyla herhangi inanca mensup bir dindar, gerçekten şüphe etmek ne demektir bilmez. Yanından ayırmadığı ve başucunda tuttuğu kitabın Tanrı'nın mükemmel sözü olduğundan zerre şüphe duymaz. Ona bir kutsallık atfeder ve bunu bir tabu haline getirir. Mantıklı olsun veya olmasın, hiçbir eleştiriyi kabul etmez, hatta elimizde başka dinler de mevcutken, kendi dininin tek gerçek din olmayabileceğine dikkat çekilmesi bile onun için bir tabudur. Sürekli olarak şüphelerinden arınmak ve bir daha şüphe duymamak ister. 

BİR SABAH yatağınızdan şüpheyle uyandığınızda, yaşamınızla ilgili duyduğunuz güven azalır: Gerçek dünya yalnızca vardır. İnanca dayalı bir görüye sahipseniz eğer, Tanrı'nın müdahalesinin her yerde var olduğuna inanmadığınız sürece, yaşamın büyük kısmı amaçsızdır. Çünkü doğaüstü bir gücün her şeyi dengeli ve hassas bir biçimde idare ettiğine dair giderilmez bir güven duyarız. Bu rahatlatıcı his bizi her şeyden "eminmiş" gibi hissettirmeye devam eder. Böylece bu dünyada güvenle hareket etmemizi sağlar. Diğer yandan din, dünyada olup biten her şeyin olağanüstü bir önem taşıdığı inancından başka bir şey değildir. Bu bağlamda dünyevi sorunlar için, dinin kapsamı içerisinde gerçek bir çözüm bulunabileceğini düşünmek, "inanca bel bağlayanların rüyası”ndan ibarettir. Yine de inanç sözcüğünden yalnızca dini inanç anlaşılmamalıdır. İnanç kavramının bilgi ile bilinen ilişkisi de bu bağlamın içinde değerlendirilmelidir. Fakat bir şeyin varlığına veya bilgisine inanmamız ne demektir? Bir şeye inanmak ya da ondan şüphe etmek ne demektir? Örneğin; dışarıda yağmur yağdığına inanıyorsak, bu inancımız dışarıda yağmur yağıp yağmadığına ilişkin durumu gerçekte yansıtabilir mi? Buradan şu sonuca varacağım; klasik "Moore Paradoksu"nda olduğu gibi, "Yağmur yağıyor ama ben yağmur yağdığına inanmıyorum." dediğimizde, aslında temelde kendisiyle çelişen bir şey söylemiş olmayız. Herhangi bir kişinin tutarlı bir biçimde böyle bir ifadede bulunmasının beklenmemesine rağmen, önermenin kendisinin mantıksal bir çelişki taşımadığı söylenebilir. Bizler inançlarımızı ve tutumlarımızı davranışlarımız yönünde değiştirmeye meyilliyizdir. Bu yüzden bir dindar olarak fazla uğraşmanıza gerek yok. İnanıyorsanız konu kapanmıştır.

Yine bizler bilinç sahibi canlılar olarak, yaşamı anlamlandırma, nasıl yaşayacağımızı seçme ya da nasıl yaşamayacağımızı seçme özgürlüğüne sahip üstün kapasiteli varlıklarız. Fakat dini bağnazlık söz konusu olduğunda tıpkı siyasetin, politik ayrımların veya kültür endüstrisinin insanları bir araç haline indirgeyip, blenderdan geçirdiği bir dünyada, "özgür düşünce" ne anlama gelmektedir? Dinlerin bize ısrarla vurguladığı, kafamıza vurarak zorbaca dikte etmeye çalıştığı emir ve yasaklar, vaazlar ve ahlak öğretileri, bize neyi yapıp neyi yapmamamız gerektiğini küstahça bir zorbalıkla dile getirmektedir. Öyle ki bu da, insan olma onurunu yaşayabilmenin ancak, kusursuzca sahte bir yolunu temsil edebilir. Fiziksel bir dünyayı soyut ve hayali bir edim olarak yaşayıp deneyimlemeyi kabul ettiğimiz anda, üstün güçleri olan ve kendisine ulaşmanın neredeyse imkânsız olduğu, kendinden daha yüce olanı düşünülemeyen* bir varlık, bu tanımının dışında aynı zamanda koruyucu, kollayıcı bir hayali arkadaşımız olarak daima yanı başımızda durmaktadır; ya da her nerede olduğu düşünülüyorsa artık. Demek istediğim, tüm bunlar hakiki iddialardır ve bu hayalsi düşüncelere inanmak için elimizde hiçbir kanıtın olmaması da, inanç ve mantığın kafa kafaya çarpışması anlamına gelmektedir. 

Peki, nasıl oluyor da böyle düşünüyoruz? Neden bu hayali bağlılıklarımızla sanki mutluluk ve güven içinde yaşadığımızı düşünme eğiliminde buluveriyoruz kendimizi? Bu sebeplerden biri, sanrısal bir inanç sistemi bağlamında bir şey gerçekte öyle olmasa da öyleymiş gibi deneyimleyebiliyor olmamız, kendimizi kandırma hastalığının ironik bir kanıtı oluşudur. Bizi yukarıdan sürekli izleyen, kontrol eden, özel hayatlarımıza karışan, bizi kukla gibi yöneten hayali, silik bir varlığa neden ihtiyaç duyuyoruz? İhtiyaç diyorum, çünkü bu durum bizim gibi zayıf, endişe sahibi, sonlu bir varlık olan insanlar için gerekli bir ihtiyaç. Bu zorlu dünyada daima rahatlatıcı sebeplere ihtiyacımız var. Fakat tüm bu psikolojik gereksinmeler bunları gerçek yapmıyor. Ne de olsa gerçekleri yok saymak pahasına rahatlık aramak hiçbir zaman dini inançların itici gücü olmamıştır; sonuçta dinsel öğretilerin tamamı, kimseyi rahatlatmadığı halde insanların inanmayı seçtiği korkunç önermelerle doludur.** Yine de hemen kabul edebileceğimiz bir şey inanç olgusunun, insanların içtepilerinin açlığını doyurma, tutkularının ve bir takım korkularının azgınlığını yatıştırma gibi bir işlevi olduğudur. İşte bu bize inancın doğasıyla ilgili akıllıca bir fikir vermeye yeter bir sebeptir. Tamamıyla tarihe karışan bir yanılsama ile iddialarımı süslemek adına, şu örneği düşünelim: Babiller günbatımından hemen sonra ilk parlayan gök cismine "hesperus" (akşam yıldızı) adını vermişler. Yine gündoğumundan hemen önce en son parlayan gök cismine de "phosphorus" (sabahyıldızı) demişler. Ortada birbirinden farklı iki ayrı gök cismi olduğuna düşünmüşler. Çok sonraları keşfedilen ise bu iki ayrı gök cisminin aynı olduğudur. Günümüzde bu gök cismine "Venüs" diyoruz. Fakat bir inanç kurbanı olarak modern bilimin kesin gerçeklerine meydan okuyup, bu cismin hala sabahyıldızı ya da akşam yıldızı olduğuna inanmaya devam edebilirsiniz. Fakat dünyanın düz, ya da yine dünyanın kanatlı atlar tarafından çekilen bir ateş arabası olduğunu iddia etmiyorsanız, yani modern bilime tam anlamıyla meydan okumuyorsanız, hiçbir yerde ortaya çıkıp bu modası geçmiş, basmakalıp fikirleri savunamazsınız. Dinsel önermelerin dünyanın gerçek haline ilişkin bilgi sunma iddiasında oldukları sürece, yaşam ve ona dair inançlarımız ile bağlantılı olmak zorundadırlar; “Tanrı bizi izliyor, kolluyor ve gözetliyor, dualarımızı duyuyor, O'nun ismini boş yere ağzınıza alırsanız başınıza kötü felaketler gelir vb.” Böylesi önermeler yalnızca insanlar arasında bu kadar yerleşik oldukları için onları takip eden düşünce veya davranışlarımızı etkileyebilmektedir.

NÖROBİLİM alanındaki çalışmaların da üstün işler başardığına tanıklık ettiğimiz şu günlerde, insan zihninin ve bilincinin gerçeklerine dair oldukça çarpıcı gelişmeler yaşanıyor. Gerçekten insan olmanın değerine dair titiz çalışmaların yürütüldüğü nörobilim alanının bariz bulguları, algı ve deneyim dünyamızı anlamak ve belki de yeniden şekillendirmek açısından büyük umutlar vaadediyor. Çünkü dünyada var olan her şeyi beynimizle kavrarız ve sonra da akıl gücü ile yorumlarız. Diğer canlılarda olmayan bu yüksek algılama gücünün avantajı, dünyayı ve evreni olduğu gibi kavramamızda ve aynı zamanda da doğaya somut bir yönelişte kendisini gösterir. İnsanlar, aklın keşfettiği ve bizzat aklın da tabi olduğu doğal yasalarca yönetilen bir dünyaya aittir.

GÜNÜMÜZÜN bilimsel gerçekleri ile birlikte derhal anlayıp kavramamız gereken, bizimle ilgilenen biri tarafından bir amaç doğrultusunda yaratılmamış olduğumuzdur. Bizler, her şeyi iplerle idare edilen mankenler ya da kuklalar değiliz. Belki kavanozlarda beyinler olarak ya da Matrix'de yaşadığımızı düşünüyoruz. Hayali bir dünyayı edilgen bir biçimde tecrübe eden biri gibi düşündüğümüz anda, bilimsel olanın hiçbir gerçekliğinin olmadığını kabul etmiş oluruz. Bilmemiz ve farkına varmamız gereken; bizlerin bu gerçek dünyanın edilgen izleyicileri değil, tam aksine etkin ve bu dünya ile iç içe, sürekli bir etkileşim halindeki olan canlılar olduğumuz gerçeğidir. Gözümüzdeki perdenin kalkıvermesi, dinlerden ve herhangi dogmalardan, tabulardan ve hüsnükuruntulardan sıyrılmamız ile gerçekleşebilecektir. Kısacası inançların daha fazla sivrilemeyecek bir noktaya geldiğini artık kabul etmeliyiz.

HER NE OLURSA OLSUN, hatta suçsuz bir kalabalığın içerisinde kendini patlatan bir mücahit, cennette 72 adet hurinin onu beklediğine inanıyor olsa dahi, yaşamımıza dair gerçeklerin inançlar tarafından akıl almaz infilaklara uğradığı bir zamanda şu konudan umutluyum ki,  her şeye dair olabilecek olan gerçeklik anlayışının merkezinde, bizim inançlarımızdan veya kanaatlerimizden bağımsız düşüncelerin yer aldığını kabul ettiğimiz anda, gerçekliğin kendisine dair büyük bir zafer kazanabileceğiz.



İ. Çağatay AŞIK.



________________________________________________________
  
*Anselmus'un Ortaçağdaki Tanrı tanımı 

**Harris, S. - The End Of Faith (2004): sf: 73


 
Not: Bu yazının, belirtilen kaynaklar ve dipnotlar haricinde olan tamamı yazarın kendisine aittir. Yazılanlardan herhangi bir alıntılama vb. durumlarda, yazarın kendisinden izin alınması zorunludur.